SIX STAR PRO NUTRITION MUSCLETECH ELITE SERIES

Antrenmandan daha iyi sonuç almak;kaliteli gıdaları ve iyi sporcu takviyelerini günlük beslenmeye eklemekle başlar.

Buna dayanarak ve spor çalışmalarından beklenen sonuçlara ulaşılabilinmesi için MuscleTech ürün geliştirme Ekibi son teknoloji ile hazırlanmış ve kaliteli içeriklerden oluşan Elite series’ini meydana getirdi: Six Star Pro Nutrition TM Elite Series…

Six Star Pro Nutrition TM Elite series’inin tüm ürün yelpazesi tek amaçla üretilmiştir:Hedef odaklı sporcu ve fitness düşkünlerinin isteklerine kavuşması için yardımcı olmasıdır.

Six Star Pro Nutrition TM Elite series ürünleri etkili formüller ve markalaşmış sporcu beslenme takviyelerinden beklenilen en son teknoloji ile üretilmiş içerikler kapsar.

Ürünler İçin : http://www.naturalspor.com/catinfo.asp?src=&Submit=Ara&cid=&brw=0&mrk=336

 

Düşük düzey aerobik egzersizlerin yararları

(yürüyüş, hiking, yüzme, bisiklet, vs):

• Kılcal damar yoğunluk ve kalitesini arttırabilir
• Mitokondri işleyişini daha etkin hale getirebilir
• Yağ yakım ve taşınma enzimlerini harekete geçirebilir
• Daha eğlenceli ve sosyal bir egzersiz türüdür

İnterval ve Ağırlık egzersizlerinin yararları:

• Kas dokusunun daha fazla güçlenmesi
• Aerobik kapasiteyi arttırabilir
• Mitokondri işleyişini daha etkin hale getirebilir
• İnsülin hassasiyetini arttırabilir
• Egzersiz-Sonrası Oksijen Tüketimi’ni arttırmak yoluyla yağ yakımını hızlandırabilir
• Büyüme hormonunu arttırmak suretiyle yağ yakımını arttırabilir

Yüksek düzey aerobik egzersizlerinin zararları

(koşu, jogging, spinning, vs.):

• Çok fazla karbonhidrat gerektirir
• Bunun sonucu olarak insülin dengesi bozulabilir
• Verimli yağ yakımı metabolizmasına zarar verebilir
• Stres hormonu kortizolü arttırabilir ve bu sayede daha stresli biri olabilirsiniz
• Sistemik enflamasyonu arttırabilir
• Serbest radikaller üretimini yükseltmek yolu ile oksidatif zararı arttırabilir
• Bacak eklemlerine aşırı derecede baskı yükler ve problemler baş gösterebilir
• Fena halde sıkıcıdır ve sizi spordan soğutabilir

 

KAYNAKLAR

  1. Schuenke MD, Mikat RP, McBride JM. Effect of an acute period of resistance exercise on excess post-exercise oxygen consumption: implications for body mass management. – European Journal of Applied Physiology. March 2002, Vol 86 (5): 411-7. Epub 2002 Jan 29.
  2. Kramer, Volek et al. Influence of exercise training on physiological and performance changes with weight loss in men. – Medicine & Science in Sports & Exercise, 1999, Vol. 31, No. 9: 1320-1329
  3. Bryner RW, Ullrich IH, Sauers J, Donley D, Hornsby G, Kolar M, Yeater R.. Effects of resistance vs. aerobic training combined with an 800-calorie liquid diet on lean body mass and resting metabolic rate. – Journal of the American College of Nutrition, April 1999, 18 (2): 115-21.
  4. Tremblay A, Simoneau JA, Bouchard C. Impact of exercise intensity on body fatness and skeletal muscle metabolism. – Metabolism, July 1994, 43 (7): 814-8
  5. Talanian, Galloway et al. Two weeks of High-Intensity Aerobic Interval Training increases the capacity for fat oxidation during exercise in women. – Journal of Applied Physiology, April 2007, 102 (4):1439-47. Epub 2006 Dec 14.

Vücutçular beslenmelerine bir hayli dikkat ediyorlar ama diğer spor branşları için aynı şeyleri söylemek pek mümkün değil. Maalesef çok sağlıklı olmaları gereken sporcular antrenmanlar ağırlaşınca sık ateşli hastalık geçirebiliyor, kas, eklem ve solunum problemleri olabiliyor ve çabuk sakatlanabiliyorlar. Halbuki iyi bir beslenme planı ile bu dertlerinden kurtulabilmeleri ve üstüne üstlük sağlıklı bir şekilde bedensel performanslarını artırabilmeleri mümkün. Bültenimizin mevcut sayısını editörümüz Prof. Dr. Ahmet Aydın ile bu konuda yaptığımız söyleşiye ayırdık. İlginizi çekeceğini umuyoruz.

Türkiye de Dünya’da da birçok antrenör sporcularına performanslarını artırabilmek için düşük yağlı- yüksek şekerli gıdalarla beslenmelerini öneriyorlar. Onlara göre yüksek bir performans için en iyi yakıt şeker. Halbuki siz şekeri pis bir mazot, yağları ise uçak benzini gibi görüyorsunuz. Biraz açıklar mısınız?

Açıklayayım. Atletik performansta ilk kullanılan enerji kaynaklarının başında kas nişastası (glikojen) geliyor. Spor fizyologları ve hekimleri bu bilgiye yaklaşık yüz yıldır sahipler. Bu nedenle klasik spor beslenme anlayışına göre ağır antrenman yapacak, koşacak ya da müsabakaya çıkacak sporcular müsabakadan birkaç gün önceden itibaren aşırı miktarda şekerli gıdaları tüketmeliler(1). Amaç karaciğer ve kaslarda bulunan nişasta (glikojen) depolarını doldurmak. Buna glikojen yükleme diyorlar. Bu sporcuların beslenmesinde kalori dağılımı yaklaşık olarak şöyle (Mesela Illinois Üniversitesi’nin önerisi) ; şekerler (karbohidratlar) %60, yağlar %25-30, proteinler %10-20. Halbuki bizim anlayışımıza göre bu orantılamada şekerler ve yağların yer değiştirmesi gerek.

Türkiye de Dünya’da da birçok antrenör sporcularına performanslarını artırabilmek için düşük yağlı- yüksek şekerli gıdalarla beslenmelerini öneriyorlar. Onlara göre yüksek bir performans için en iyi yakıt şeker. Halbuki siz şekeri pis bir mazot, yağları ise uçak benzini gibi görüyorsunuz. Biraz açıklar mısınız?

Açıklayayım. Atletik performansta ilk kullanılan enerji kaynaklarının başında kas nişastası (glikojen) geliyor. Spor fizyologları ve hekimleri bu bilgiye yaklaşık yüz yıldır sahipler. Bu nedenle klasik spor beslenme anlayışına göre ağır antrenman yapacak, koşacak ya da müsabakaya çıkacak sporcular müsabakadan birkaç gün önceden itibaren aşırı miktarda şekerli gıdaları tüketmeliler (1). Amaç karaciğer ve kaslarda bulunan nişasta (glikojen) depolarını doldurmak. Buna glikojen yükleme diyorlar. Bu sporcuların beslenmesinde kalori dağılımı yaklaşık olarak şöyle (Mesela Illinois Üniversitesi’nin önerisi) ; şekerler (karbohidratlar) %60, yağlar %25-30, proteinler %10-20. Halbuki bizim anlayışımıza göre bu orantılamada şekerler ve yağların yer değiştirmesi gerek.

Yine statükoya karşı çıkıyorsunuz

Evet öyle. Benim gibi düşünen uzmanların aşırı glikojen yüklemeye niye karşı çıktığını anlamak için önce insanda enerji metabolizmasını gözden geçirmekte fayda var. Biliyorsunuz, günde üç öğün yemek yiyoruz. İki öğün arasındaki 5-6 saatlik açlık dönemleri var. Açlık dönemlerinde de enerjiye ihtiyacımız var. Bu enerji ihtiyacımızı daha önce depoladığımız besinleri (yağlar, şekerler) kullanarak karşılıyoruz.

İnsandaki enerji depolarının şu şekilde özetleyebiliriz;

1) Karaciğer glikojeni 75-100 gram kadardır; 300-400 kalori sağlar. Bu enerjiyi bütün organlara kullandırır.
2) Kas glikojeni: 400gramdır 1600 kalori sağlayabilir. Fakat sakladığı bu enerjiyi sadece kendisi kullanır, diğer organlara kullandırmaz.
3) 70 kg’lık şişman olmayan bir kişide yağ deposu 15.000 gramdır; 135.000 kalori sağlar. Bu enerjiyi bütün organlara kullandırır.
4) Kas proteinlerinden de bir miktar enerji sağlanır. Fakat vücut, yapısal taşı olarak kullandığı proteinleri enerji için fazla pek yıkmak istemez.

Yemek yediğimiz zaman insülin adını verdiğimiz hormonun kandaki düzeyi artar. İnsülinin görevi yiyeceklerden aldığımız yağların, şekerleri ve proteinleri depolamaktır. Bu depolamaktaki amaç, depolanan besinin daha sonra, yani açlık sırasında kullanılması.

Normalde yemek yedikten sonra yükselen kan şekeri 45-60 dakika içinde en yüksek seviyesine çıkıyor ve daha sonra bir iki saat içinde yavaş yavaş açlık seviyesine doğru iniyor. İşte bu sırada depolar kullanılamaya başlıyor. Çünkü yeni bir öğün için önümüzde saatler vardır ve bu nedenle vücut fonksiyonlarınızın yerine getirilebilmesi için depodaki enerjiyi kullanmanız şart.

Normalde kan şekerinize paralel olarak insülinin de düşmesi gerekiyor. İnsülin düşünce, önce glikojen, daha sonra da proteinler ve yağların yıkılması mümkün oluyor.

İşte bu sıradaki enerji ihtiyacımızın %10-15’ini glikojeni ve kas proteini yıkımından alıyoruz. Ama geri kalan büyük bölümü (%80-90) depodaki yağların yakılması ile geliyor. Bedensel faaliyetleriniz fazla ise doğal olarak çok daha fazla enerjiye ihtiyacınız oluyor.

Kaslarımız vücudunun en fazla enerji maddesi (ATP) tüketen organı. İstirahat sırasında kırmızı kas dokusu enerji kaynağı olarak yağları tüketiyor. Glikojen depolarını pek kullanılmıyor.

Peki bedensel faaliyete geçtiğimizde de temel olarak yağları mı kullanmaya devam ediyoruz?

Evet ama, başlangıçta yağlar hemen hemen hiç kullanılmıyor. Egzersizin ilk dakikalarında glikojen depoları da fazla kullanılmıyor. İlk birkaç saniye içinde beyaz kas dokusu deposundaki ATP’yi tüketiyor (2). Kullanılan ATP’nin 1 fosforu enerji için kullanıldığından iki fosforlu düşük enerjili ADP molekülüne dönüşüyor. Bu sırada yine depoda bulunan kreatin-fosfat(KF)’n fosfatı kullanılıyor. KF fosforunu ADP’ye vererek onu yeniliyor. (ADP + Kreatin-Fosfat = ATP+ Kreatin). Bu sırada kreatin-fosfat hızla azalıyor.

Tablo 1. Bisiklete binmiş bir kişide kaslarındaki enerji parametreleri (mmol/kg)

İstirahat Egzersizden 3 dakika sonra Egzersizden 8 dakika sonra
ATP

Kreatin-Fosfat

Kreatin

Laktat

Glikojen

27

78

37

5

408

26

27

88

8

350

19

7

115

13

282

 

Egzersizden 2-3 dakika sonra kreatin-fosfat artık ADP’yi yeteri kadar ATP’ye çeviremiyor. Bu sırada oksijenli ortamda glikojen yakılmaya başlıyor. Kas glikojeni ağır bir faaliyetteki 1 saatlik enerji ihtiyacını karşılayabilecek kapasitede ama, depo bitmeden yine oksijenli ortamda yağ dokusundaki enerjinin yıkılarak devreye girmesi gerekiyor. Biliyorsunuz arabanıza da benzin alırken, depo bitmeden dolduruyorsunuz.

Bu nedenle ilk 15 dakika içinde yavaş yavaş yağ asitleri yakılmaya başlıyor. Gerçi bu sırada adrenalin arttığı için laktat, gliserol ve amino asitlerden glikoz yapılıyor, ama yağın enerjisinin yanında bu büyük bir enerji kaynağı değil.

Karbohidrat yüklemek neden zararlı?

Karaciğer glikojen deposu çok sınırlı; 75 gram yani (75 x4=) en fazla 300 kalori verebiliyor. Aslında vücudunuz bunu hepsini de tüketmenize izin vermiyor. Kas depoları ise biraz daha fazla; 400 gram. Tabii bu deponun da tamamının kullanılması söz konusu değil. Aslında egzersizden hemen sonraki saatler dışında depo hemen hemen dolu. Bir atletin kalori ihtiyacı ise yaklaşık günde yaklaşık 4000kalori. Bu nedenle kendisine daha büyük bir enerji deposu bulması gerekiyor. Bu da tabii ki yağlar.

Gelelim glikojen yüklemeye. Ekmek, makarna, pirinç meyve suyu, çeşitli tatlılar, reçel, çay şekeri gibi hızlı emilen şekerlerin hepsi glikoza dönüşerek kana geçiyor. Glikoz insülin aracılığı ile karaciğer ve kas hücrelerine girerek burada glikojen olarak depolanıyor. Kana geçen glikoz ne kadar fazla ise insülin de o kadar fazla salgılanıyor. Eğer hızlı emilen şekerleri fazla alacak olursanız kas ve karaciğerdeki glikojen depolarınız anında doluyor. Depolar dolunca karaciğer ve kas insülin reseptörlerini kapatıyor. Buna insülin direnci deniliyor. Bu durumda direnci yenebilmek için pankreasınız daha fazla insülin salgılanıyor.

Peki glikozun fazlası nereye gidiyor?

Glikojen olarak depolanamayan glikoz fazlası yağa dönüşerek depolanıyor. ‘Depolansın nasıl olsa açlık sırasında kullanılır’ diye düşünüyorsanız yanlıyorsunuz. Çünkü direnci yenmek için insülin o kadar yükseliyor ki kolay kolay açlıktaki normal seviyesine inemiyor; yüksek kalıyor (Halbuki doğal beslenmede insülin açlık sırsında çok düşük oluyor; sıfra yakın). Bu durumda ne glikojen ne de yağ depolarınızı kullanabiliyorsunuz. Şekeriniz hızla düşüyor; buna tepkisel hipoglisemi deniyor. Yani tam bir enerji krizine giriyorsunuz.

Bu sırada vücudunuz mevcut durumdan kurtulmak için insülinin etkisini azaltan adrenalin, kortizol, büyüme hormonu gibi hormonları salgılıyor. Bir zaman sonra da kan şekeriniz yükseliyor. Ama bu süre zarfında kalp çarpıntısı, solunum sıkıntısı, şiddetli korku ve endişe, baş dönmesi, baş ağrısı, sersemlik hissi, mide bulantısı, titreme ve terleme gibi bulguların ortaya çıkması ile perişan oluyorsunuz. Bazen de bayılıyorsunuz.

2009 İstanbul maratonunda 42 kilometre koşan bir maratoncu son metrelerde yere yığıldı kaldı. O da mı reaktif hipoglisemi kurbanı?

Muhtemelen öyle. Oldukça genç ve siyahi bir atletti, sporcu terimleri ile konuşursak duvara tosladı. Onu televizyonda görünce içim burkuldu. O sırada birden 1968 Meksiko Olimpiyatlarında yarışan Etopya’lı köylü efsanevi Mamo Wolde aklıma geldi. Bu atlet maratonda altın madalya aldı, hem de 36 gibi atletizm için geç bir yaşta, üstelik de çok iyi bir derece ile. Dahası o yarışmada ondan daha fazla antrenman yapan ve uzman yardımı alan birçok atlet olmasına rağmen, üstelik onların bir bölümü de Wolde gibi siyahiydi. Olimpiyat tarihinde Wolde’den daha yaşlı olup da maraton kazanan başka bir atlet yok. Bazı uzmanlar Mamo’nun başarısını köyündeki yağdan ve proteinden zengin, karbonhidrattan fakir doğal beslenme şekline bağladılar. Bu beslenme şekli bizim taş devri diyetine ilkesel olarak çok benziyor.

Aslında yağdan ve proteinden zengin gıdalarla beslenmenin performans üzerine etkilerine dair birçok başka kanıtlar da var.

Bunlardan biri şöyle. 1885 yılında iki Norveçli Ağustos ayından bahara kadar bir Kuzey buz denizi adasında kalmışlar. Sadece kuru balık ve kutup ayısı eti yemişler. Uzun kış aylarında çok az hareket etmelerine rağmen hiç hamlamamışlar, performanslarını kaybetmemişler. Bahar gelince sanki aylarca hareket edemeyen onlar değillermiş gibi yükleri ile yürümeye başlamışlar. Norveç’e geldiklerinde yapılan sağlık muayeneleri mükemmelmiş (3).

Başka örnekler de var. Mesela Avusturalya’nın yerli hamalları sadece kanguru eti yemelerine rağmen 12 saat dinlenmeden yük taşıyabilirlermiş (4). Başka bir örnek de Aborjin’ler, dinlenmeden av peşinde günde 30-35 km zaman zaman koşarak, zaman zaman yürüyerek efor sarfedermiş. Onların yedikleri kanguru eti ve böcekler ve yılanlar. Yani unsuz-şekersiz gıdalar; orijinal bir taş devri diyeti.

Hayvanlardan da örnek vermek mümkün (5). Mesela aslan, kaplan gibi etobur hayvanlar, doğal gıdaları olan yağlı eti yedikleri sürece hayvanat bahçesinde bile yaşasalar fazla egzersiz yapmamalarına rağmen güçlerinden kuvvetlerinden kaybetmiyorlar. Sirkteki aslanlar ve kaplanlar da kapalı bir ortamda yaşasalar bile gösteriler sırasında çok yükseklere kadar zıplayabiliyorlar.

Eskimo kızak köpekleri de öyle imiş. Bütün yaz tasmalanmış bir şekilde kulübelerinde otururlar ve sadece et ve balık yerlermiş. Kış gelince hiçbir egzersiz yapmadan hemen kızağa koşturulurlarmış. Sanki aylarca kulübelerinde kalmamışlar gibi yine günde 12 saat kızak çekerlermiş, hiç yorulmadan.

Bütün bu örnekler düşük şekerli diyetlerin bedensel performans için çok uygun bir beslenme programı olduğunu gösteriyor.

Bu konuda yapılmış bilimsel çalışmalar yok mu?

Var tabii mesela Muoio ve arkadaşları üç grup atlete aşağıdaki farklı diyetleri uygulayıp performanslarına bakmışlar (6).

1. Düşük yağlı yüksek karbonhidratlı diyet
2. Düşük şekerli yüksek yağlı diyet (ketojenik diyet)
3. Karışık diyet

Karışık diyetle karşılaştırıldığında yüksek şerli diyet grubunda performans %10 artarken, ketojenik diyet grubunda bu oran %33 imiş.

Özetle yağlar daha temiz bir yakıt diyorsunuz değil mi?

Evet öyle diyorum. Bakın hücrelerimizde mitokondri adı verilen çok sayıda enerji santralleri var. Yağ asitleri mitokondrilere parçalanmadan girerler; glikoz ise ancak piruvata indirgendikten sonra girebilir. Pirüvat oksijensiz bir ortamda laktata dönüşür ve kaslarınızı ağrıtır. Yağ asitleri ise mitokondrilerde enerji verdikten sonra karbondioksit ve suya dönüşüyor. Karbondioksitin boşaltımı ise laktata göre çok daha kolay.

Yapılan çeşitli araştırmalarda karbonhidrat ağırlıklı beslenmedeki karbon dioksit üretiminin daha fazla olduğu saptanmış. Çünkü yoğun bir enerji sağlayan yağların metabolizmaları esnasında ise daha az üretiliyor. Kişiler CO2 üretimindeki bu artışa nefes sayısındaki artışla cevap veremiyorsa bu durum solunum yetersizliği ile sonuçlanabiliyor. Egzersiz esnasında ise CO2 üretimi yaklaşık iki katına çıkıyor (7).

Ağır egzersiz sırasında solunum rezervlerinin azalması nedeniyle ilave az miktardaki CO2 artışları bile sporcuda sorun yaratabiliyor. Karbonhidratlı besin maddeleri istirahatte ve egzersizde daha fazla CO2 üretimine sebep olarak perfomansın düşmesine yol açıyor. Sporcularda astım hastalığının fazla görülmesinin başta gelen nedeni bu.

İnternet sitenizde atletler için taş devri diyeti (The Paleo Diet for Athletes) isimli bir kitabın tanıtımını görmüştüm. Bu kitaptan biraz bahseder misiniz?

Kitabın yazarları Joe Friel ve Loren Cordain iki eski arkadaş. Prof. Dr. Loren Cordain taş devri diyetinin Dünyadaki en önemli teorisyenlerinden biri. Joe Friel ise sporun en zor ve efor gerektiren dalları olan triatlon ve pentatlon gibi atletizm dallarının antrenörü; kendisi birçok Dünya ve olimpiyat şampiyonu yetiştirmiş. Ayrıca aktif de bir sporcu. Kendi yaş grubunda koşu-bisiklet-koşu dalında dünyanın en iyi 10 sporcusu arasında.

Neyse esas konumuza dönelim. Bir gün Friel ile yaptığı bir sohbette Prof. Dr. Loren Cordain birçok sporcuya uygulanan yüksek miktarda hızlı emilen şekerli diyetin (ekmek, pasta, börek, gevrekler, makarna, pilav, spor içecekleri vb) zararlı olduğunu, buna karşılık taş devri diyetinin ise sporcuların performansını çok artırabileceğini söylüyor (8). Friel ‘olmaz böyle şey’ diyerek arkadaşına karşı çıkıyor. 1995 yılında iddiaya giriyorlar (Friel o zaman 51 yaşında). İddia 1 ay sürmek zorunda.

Friel şekerli gıdaları kesiyor ve taş devri diyetine başlıyor. Fakat ilk iki hafta kendini oldukça bitkin hissediyor. Ağır antrenmanlardan sonra kendini eskisi kadar kolay toparlayamıyor. İddiayı kazanacağından emin olarak diyete devam ediyor. Fakat üçüncü hafta bir anda her şey birden değişmeye başlıyor. Friel kendini çok iyi hissediyor ve ağır egzersiz ya da müsabakalardan sonra çok hızlı yorgunluğunu atıyor.

Friel on yıldan beri haftada 12 saatten daha fazla antrenman yapamazmış. Bu süre uzarsa hastalanır ve çok sık üst solunum yolu enfeksiyonu geçirirmiş. Diyete başladığının 4. haftasında haftalık çalışma süresi 12 saatten 16 saate çıkarmış, hem de hiç enfeksiyon geçirmeden. 16 saatlik antrenmanı ancak 15 yıl önce yapabiliyormuş. Diyete başladığı o yıl Amerika şampiyonluğunda 3. olmuş; son yılların en iyi (kendi) derecesini yapmış.

2000 yılının başından itibaren Friel antrenörlüğünü yaptığı atletlere taş devri diyetini uygulatıyormuş. Bu atletlerin arasında ülke ve olimpiyat şampiyonları da mevcutmuş.

Sporcular için önerilen taş devri diyeti, sıradan bizim gibi spor yapmayan insanlara önerdiğiniz diyetin tamamen aynısı mı?

Temel olarak aynı ama bir takım farklılıklar da var. Haftanın yedi gününde glikojen deposunu dolduracağım diye şeker ve nişastadan zengin gıdalarla beslenmek çok zararlı ama yine de sporcular için taş devri diyetini biraz modifiye etmek gerekiyor (9). Çünkü haftada en az on saat ağır egzersiz yapıyorlar.

Bu sporcular beslenmelerine dikkat etmezse kendi kaslarını tahrip ediyorlar ve sağlıkları tehlikeye giriyor. Hücrelerin enerji ihtiyaçları karşılandıktan sonra ya da ağır antrenman sonrasında dokuların tamiri ve yenilenmesi gerekmekte. Çünkü her an hücrelerimiz, tahrip olmakta ve onarılmakta. Hafif egzersizlerde problem yoktur ama ağır egzersizlerde yıkım çok fazla. Doku yıkımından sonra iyileşme daha sonra da tekrar yenilenme gelir. Yeni bir egzersize kadar bunların tamamlanması gerekiyor, aksi halde vücut yıpranıyor.

Glikojen depolarını doldurmanın en uygun zamanı egzersizden önceki birkaç saat ile performanstan sonraki saatler. Özellikle performanstan sonraki iyileşme dönemi çok önemli. İşte sadece bu zamanlar eksik glikojen depolarını doldurmak gerekli. Diğer dönemlerde ise taş devri diyetini delmemek lazım.

Beslenme, sporcunun hazırlanma ve karşılaşma dönemlerine göre ayarlanıyor. Örneğin hafif idman döneminde proteinden, yağdan zengin, karbonhidrattan fakir normal taş devri beslenmesi uygulanıyor. İdmanlar ağırlaştıkça şekerler artırılıyor. Ama yine de çok hızlı emilen şekerler değil. Yarışmaya birkaç gün kala idman hafiflediğinden karbonhidrat da azaltılıyor. Yarışma günü tekrar artırılıyor, yarışma ertesi gün yine azaltılıyor.

Ağır egzersizden-karşılaşmadan 2-3 saat önceki yemek

Yazarların önerilerine uyan sporcular ağır egzersizden-karşılaşmadan 2-3 saat önceki yemekte kan şekerini yavaş yükselten karbonhidratları proteinle birlikte alıyorlar (400-900 kalori). İşte kitaplarında verdikleri liste şöyle;

  • Az lifli meyve, örneğin elma püresi, ya da sıkma meyve suyu
  • Yumurta, protein tozu
  • Yumuşak ve liften fakir besinler (örneğin et sote).

Ben protein tozu yerine milli içeceğimiz olan kefirin tüketilmesinden yanayım. Hem daha kaliteli, hem çok daha faydalı, hem de daha ucuz; ayrıca vitaminler, mineraller, dallı zincirli aminoasitler ve probiyotiklerden çok zengin. Uyarıcı olarak 1 fincan Türk kahvesi alınabilir. Ama kahve ve çay fazla içilmemeli, çünkü fazla idrara çıkartıyor.

Sabahleyin erken antrenman varsa veya herhangi bir zorunluluktan ötürü bu besin alınamamışsa başlangıçtan 10 dakika önce 100-200 kalorilik gıda alınabiliyor. Mesela kefir ve sıkma meyve suyu karıştırılarak içilebiliyor. Üstüne bir bardak su alınıyor. Bunlar bulunamıyorsa eneri içeceği de içilebiliyor. Bu istisnanın dışında enerji içeceğini önermiyoruz.

Ağır egzersizlerden sonra beslenme

Ağır egzersizlerden sonra derhal glikojen depolarının doldurulması ve kas tamirinin başlatılması önemlidir. Bu bakımdan ilk otuz dakikada hem karbonhidrat hem protein sıvı olarak alınıyor. Bizim tavsiyemiz 0.5-1 litre sıkma meyve suyu ve 0.5-1 litre kefir (whey proteini). İlk otuz dakikadan sonra katı yemekler yenilebiliyor.

Taş devri diyetinin sporcularda başka ne türlü faydaları oluyor?

Bunu birkaç ana başlıkta toplayabiliriz.

1. Taş devri diyeti dallı zincirli amino asitlerden zengindir

Biliyorsunuz amino asitler proteinlerin yapı taşları. Yani protein duvar ise amino asitler tuğla. Hücrelerimizde 20 çeşit amino asit var. Bunlardan üçü bütün amino asitlerin %70’ini oluşturuyor. Bu amino asitlere dallı-zincirli amino asitler deniyor (valin, lösin, izolösin). Bu amino asitler kas onarımında önemli rol oynuyorlar. Whey proteini, etler, balıklar ve yumurta gibi hayvani proteinler dallı-zincirli amino asit bakımdan çok zengin.
Sporcu için en iyi protein takviyelerinin başında whey proteini geliyor. Sporcuların protein tozu dedikleri işte bu. Whey peyniraltı suyudur. Mesela peynir tenekesindeki su wheydir; yoğurdun yeşil suyu da wheydir; kefir wheydir. Whey proteinleri biyolojik açıdan yumurta proteinlerinden bile daha kaliteli. Ev yoğurdu ve kefir gibi whey proteinleri aynı zamanda kaliteli probiyotiklerdir.

2. Taş devri diyetinde asit yükü düşüktür.

Proteinli, tahıllı ve şekerli gıdaların böbreklerde oluşturduğu asit yükü yüksek, sebze ve meyvelerinki ise düşüktür. Bilindiği gibi insan böbrekleri pH:5‘in altındaki idrarı, yani asidik idrarı boşaltamıyor. Bu nedenle oluşan asitler (daha çok fosfat ve sülfatlar) kısmen kemikten gelen kalsiyum ile tamponlanıyor ve ancak o şekilde idrarla atılabiliyor. Diyetle alınan yüksek miktardaki asit, böbrekler ile atılırken kemik kalsiyumunu da eritiyor. Bu arada asidik gıdalar kas protein sentezini de yavaşlatıyor.

Günümüzde böbrek asit yükünün artmasının tek nedeni alkaliden zengin sebze ve meyvelerin yeteri kadar alınmaması değil ayrıca et ve tahıl gibi besinlerin işlenmesi sırasında potasyum ve magnezyum gibi alkali yapıcı minerallerini kaybetmesi. Bu nedenle geleneksel kavurma, klasik sucuk ve pastırma, kefir, ev yoğurdu gibi proteinli gıdalar, salam, sosis ve kutu sütü gibi rafine gıdalara göre daha az asidikler. Taş devrindeki insanların idrarla attıkları asit miktarı (22 mEq/gün) günümüzdekinden (64 mEq/gün) üç kat daha az (10). Hem de daha fazla et tüketmelerine rağmen. Su alkali bir içecek. Bu nedenle yeteri kadar su içmemek de vücudu asit tarafa kaydırabiliyor.

3. Taş devri diyeti vitamin ve minerallerden zengindir

Unlu şekerli ya da diğer rafine edilmiş gıdalar vitamin ve minerallerden çok fakir. Üstelik bu gıdalar vücutta metabolize edilirken çok miktarda B kompleks vitamini de tüketiyorlar. Yeterli B kompleks vitamininin olmaması enerji üretimini de ciddi şekilde aksatıyor. Çünkü vücudumuzdaki enerji santralleri vitaminler azalmışsa çok verimsiz çalışıyorlar.

Probiyotikten zengin gıdaların da bağırsaklarımızda vitamin ürettiklerini kesinlikle unutmamak lazım. Örneğin ısıl işleme tabi tutulan sütler vitaminlerini önemli ölçüde kaybediyorlar. Bu nedenle sütü süt olarak değil kefir ve ev yoğurdu gibi mayalanmış şekilde tüketmek gerekiyor.

Taş devri diyetinde daha fazla et tüketildiği için kreatin, koenzim Q10 ve karnitin gibi enerji oluşturacak ham maddeler de daha fazla alınmış oluyor.

4. Taş devri diyeti omega-3 yağ asitlerinden zengindir.

Unlu ve şekerli gıdalardan zengin diyetler çok az omega-3 yağ asiti içerirler. Yumurta, et, ceviz, semizotu, keten tohumu ve özellikle de balık yağı omega-3 yağ asitlerinden zengin. Taş devri diyeti yapanlar bu gıdaları çok daha fazla yiyorlar.

Omega-3 beden performansının artırılmasında çok önemli. Hollanda’da 2 grup hamile üzerinde ilginç bir araştırma yapılmış (11). Hamilelerin bir grubu omega-3 takviyesi almış. Çocuklar doğduktan 7 yıl sonra incelenmişler. Takviye alan annelerin çocuklarının motor fonksiyonlarının, takviye almayanlara göre daha iyi olduğu görülmüş.

Omega-3 yağ asitleri eklem iltihaplarının ve astımın önlenmesi ve tedavisinde de çok önemli. Sporcularda eklem rahatsızlıklarının ve astımın çok görüldüğü düşünüldüğünde konunun önemi daha iyi anlaşılabilir.

Taş devrinde yaşayan insanların diyetlerinde omega-6/ omega-3 oranı yaklaşık 1:1 ile 4:1 arasında değişiyormuş. Son 50-100 yılda mısır, soya, pamuk, ayçi¬çeği gibi yağların aşırı kullanılması, buna karşılık özgür beslenen hayvanlardan kaynaklanan proteinler (et, balık, süt, yumurta) ve lahana, marul ve semizotu gibi yeşil sebzelerin daha az tüketilmesi ile omega-6: omega-3 oranı 20-50:1’e kadar çıktı. Bu nedenle sporcu olsun ya da olmasın ben her kese omega-3 takviyesi almalarını öneriyorum.

D vitamini kemiği kuvvetlendirdiğini herkes biliyor. Acaba kaslarımızı da kuvvetlendiriyor mu?

Evet öyle. Ama isterseniz bu çok az bilinen konu üzerinde biraz fazla duralım.

Bence de

Bilindiği gibi bazı sporcular steroid bir hormon olan testosteronu doping olarak kullanırlar. Böylece kas güçlerini artırırlar. Tabii ki bu steroidlerin kullanılması hem tehlikeli hem de yasak.

D vitamini de bir steroid hormon olup kas o da kas gücünü artırıyor. Fakat önerilen miktarlardaki kullanılması ne tehlikeli ne de yasak.

Yaşları müsait olanlar bilirler, Sovyetler Birliği ve Eski Doğu Almanya 60 ve 70’li yıllarda Olimpiyat madalyalarını siler süpürürlerdi. Biri altın almışsa, diğeri gümüş madalya alırdı. Tabii bu başarıda sosyalist devletlerin sporculara aşırı bir destek verilmesinin de bir itici gücü vardı. Ama aynı destek ABD ya da Avrupa ülkelerindeki sporculara da veriliyordu ama onlar ancak bronz madalya alabiliyorlardı. Demek ki başka faktör veya faktörler de söz konusuydu. Sosyalist ülkelerdeki sporcu yetiştirenler muhakkak ki farklı şeyler biliyorlardı.

Aslında Rusların yaptığı araştırmalar oldukça eskilere dayanıyor. Mesela 1938 yılında Rusya’da, 100metre koşan üniversite öğrencileri ile ilginç bir araştırma yapılmış(12). Öğrenciler iki gruba ayırmışlar. İki gruba da benzer düzeyde antrenman yaptırılırken bir gruba ultraviyole (UV) ışın vermişler. UV almayan grubun performansı ortalama 13.51 saniyeden 13.28’e çıkmış. Yani performansları 0.23 saniye artmış. Buna karşılık UV alan grupta başlangıçta 13.63 olan ortalama derece 12.62 olmuş. Yani performansları 1.01 saniye artmış. 100 metre yarışmalarında saliselerin çok değeri olduğu düşünülürse 1 saniyelik bir performans artışı gerçekten de çok önemli.

Daha sonra yapılan çok sayıda araştırmalarda da UV ışınların atletik performansı artırdığı net bir şekilde göstermiş.

Peki ultraviyole ışınları ne yapıyor sporcuların performansını artırıyor?

Ultraviyole ışınlarının en önemli görevi derimizde D vitamini sentezi yapmak. D vitamin—performans ilişkisine gelince, bu konuda yapılmış hem hayvan hem de insan araştırmaları var. Bu çalışmalar D vitamini takviyesinin D vitamini eksikliği olan kişilerde kas kitlesini artırdığını göstermişler. Örneğin D vitaminin farelerin kaslarında protein sentezini artırdığı saptanmış(13).

1981 yılındaki araştırma ise insanlarda yapılmış(14). D vitamini yetersizliği olan 12 hastada kas biyopsisi yapmışlar ve ikinci tip kas liflerini küçük bulmuşlar. D vitamini tedavisinden sonra ise kas lifleri büyümüş.

Başka bir araştırmada yaşlılarda kas zayıflıklarının D vitamini takviyesiyle düzeldiği gösterilmiş (15).

Bir araştırmada 48 felçli kadına iki yıl boyunca günde 1000 ünite D vitamini verilmiş. Bu nispeten düşük doza rağmen (normalde olması gereken doz: günde 5000 ünite) kas gücü artmış, kas çapının iki katına, kas lif sayısı 3 katına çıkmış(16).

D vitamini düzeyinin artışı ile atletik performans paralel gidiyor. Bu çalışmalardan birinde kan D vitamini düzeyi 30ng/mL’nin üzerine olanların atletik performansının kan D vitamini düzeyi 10ng/mL’nin altında olanlara oranla %78 daha yüksek olduğu saptanmış(17).

D vitamini düzeyi azaldıkça solunum fonksiyon testlerinin de bozulduğunu biliyoruz (18).

Ayrıca D vitamininin sadece atletik performansı değil bilişsel fonksiyonları da artıyor (19).

D vitamininin iltihapları azaltması ve insan vücudunda enfeksiyon hastalıklarından koruyucu 200 civarında antibiyotik üretmesi de sporcu sağlığı için çok önemli.

Ne kadar D vitamini takviyesi almamız gerekiyor?

ABD’deki ‘Food and Nutrition Board’ 1997 yılında yaptığı bir yayında çocuklara 400İÜ/gün, erişkinlere 200İÜ/gün ve yaşlılara 400İÜ/gün D vitamini verilmesini önermekte. Fakat Dünyanın en önemli D vitamini uzmanları erişkin bir kişide günlük fizyolojik D vitamini ihtiyacının bu rakamların en az 10 katı daha fazla, yani yaklaşık 5000 İÜ olması gerektiğini söylemekte (20).

Maalesef laboratuar normallerinin 10-120ng/mL olduğu yazılmakta. Bu nedenle 10ng/mL’nin hemen üstündeki değerler birçok hekim tarafından normal kabul edilmektedir. Bu dozlar ağır kemik hastalıklarından (raşitizm, osteomalasi, osteoporoz) koruyor.

Fakat sadece kemik hastalıklarında korunacak kadar D vitamini almak yeterli değil. Daha hafif D vitamini yetersizliklerinde de romatoid artrit, mültipl skleroz, depresyon, şizofreni tip I diyabet, obezite, doğuştan şekil bozuklukları, anemi, otoimmün hastalıklar, immün yetersizlik, kalp yetersizliği, enfeksiyon hastalıkları ve çeşitli kanserler (yirmiye yakın) görülmekte.

Bu hastalıklardan korunmak için D vitamini düzeyini 35-40ng/mL’nin, hatta daha iyisi 50ng/mL’nin üzerinde tutmak gerekir. Fakat bu düzeyi tutturabilmek için kişinin 5000 ünite D vitamini alması gerekiyor. İki ayda bir içilen D vitamini ampulleri ile bu meseleyi kolayca halledebiliyorsunuz. Aslında D vitamini yetersizliğinden korunmanın en doğal yolu yeteri kadar güneşlenmek. Ama artık birçoğumuzun maalesef yeteri kadar güneşe maruz kalamıyoruz. Sporcuların kapalı salonlarda çalışması da sorunu ağırlaştırıyor.

Spor yapanlar vitamin takviyeleri almalılar mı?

Ağır spor yapmayanların D vitamini ve balık yağı dışında bir takviye almaları gerekmez. Ama ağır sporları yapanlara takviye vitaminler verilebilir. İsterseniz bunlardan en çok kullanılan bazılarını burada anlatayım.

Evet iyi olur

Bir hücrenin iş yapması mitokondri dediğimiz hücrelerin enerji santrallerinin ağlıklı olmasına ve ne kadar enerji (ATP) yaptığına bağlı.
Koenzim Q10 hücre enerjisini aktive eder. Enerjinizin (ATP) oluşması için koenzim Q10’un olması şarttır. Önerilen doz günde 30-60 mg’dır. 200mg’a kadar çıkılabilir. En çok sardalye, somon ve uskumruda bulunur. Sakatat ve ette de iyi sayılabilecek miktarlar bulunur.

Kreatin de Co-Q10’a benzer, aynı işi yapar. ATP miktarını artırarak kas gücünü ve dayanıklılığını artırır. Günde 3 gram kadar kreatin yeterlidir. Çok yüksek dozlar kas kramplarına yol açar. Kreatin metionin, glisin ve arjinin denilen amino asitlerden sentezlenir.

Karnitin yağ asitlerini mitokondriye sokarak enerji üretimini artırır. Ayrıca toksik metabolitlerin idrarla atılmasına yardımcı olur. Bu nedenle karnitin egzersiz sırasındaki performansı artırabilir. Karnitin verilen kişilerde solunum fonksiyonları artar. Günlük doz 1-2 gramdır. Bazı atletler günlük 10 grama kadar çıkabilmektedir.

Yaşlanmayı geciktiren CoQ10, NAD, karnitin ve lipoik asit takviyelerin en önemli etkileri ATP oluşturmak ve serbest oksijen radikallerini uzaklaştırmaktır (antioksidan etki).

Glutamin kasta en çok bulunan amino asittir. Ağır bir egzersizden sonraki kas tamirinde glutamine çok ihtiyaç vardır. Günlük ihtiyaç 2 gram kadardır.

B kompleks vitaminleri enerji oluşumunda önemli rol oynarlar. Özellikle şeker kullanılması arttıkça vitamin ihtiyacı da artar. Bunlardan niasinin (B3 vitamini) aktif maddesi olan nikotinamid dinükleotid (NADH) en önemlisidir.

Sporcuların sık kullandığı bir amino asit de arjinin. Arjininin birçok fonksiyonu var; büyüme hormonunun salgısını artırmak, toksik maddeleri vücuttan uzaklaştırmak, bağışıklık sistemini güçlendirmek. Arjinin damar genişlemesi yaptığı için seksüel fonksiyonları da artırıyor.

Arjinine küçük çocuklar için yarı-elzem bir aminoasit. Her ne kadar vücutta sentezlense de yiyeceklerle de alınmalı. Büyük çocuklar ve erişkinler ihtiyaçlarını vücutlarında sentezledikleri ile karşılayabilirler ama ağır spor yapanların zayıflayanlar ihtiyaçlarını karşılayamıyorlar.

Arjinin günde 1 gram ile başlanır. Haftada birer gram artırılarak 4-5 grama kadar çıkılabilir. Fazla alındığında ishal ve kusmaya neden olur. 100 gram kabak çekirdeği 4gram, 100gram fındık 2 gram arjinin içerir.

Ornitin alfa-ketoglutarat (OKG): Ornitin arjinin sentezini artırır. Günde 2-4 gram almak yeterlidir. Arjinin büyüme hormonu sentezini artırır. Dışarıdan büyüme hormonu almak hem pahalı hem de sakıncalıdır.

Egzersiz sırasında doku C vitamini (askorbik asit) düzeyleri azalmaktadır. C vitamini eksikliğinde kas yorgunluğu olur. C vitamini tendon ve bağların güçlü olması için gerekli bir vitamin. Askorbik asit adrenalin sentezi için gerekli. Ayrıca kortizol salgılamasını azaltıyor. Kortizol fazlalığı kas ve kemik yıkımını artırıyor. Her stresli olayda C vitamini ihtiyacı artıyor. Ayrıca C vitamini güçlü bir antioksidan. Ağır spor sırasında oluşan serbest oksijen köklerini temizliyor.

Bu takviyelerin hepsini almak gerekiyor mu?

Buna sorcunun hekimi ya da antrönörünün karar vermesi gerekiyor. Ama her takviyeyi teker teker denemek lazım. Her biri için 4-6 haftalık bir süre ayırmak gerekir. Böylece herkes kendi için en uygun takviyeleri seçmiş olur.

Sporcuların su ihtiyacı daha mı fazla ?

Su vücuttan toksinlerin ve diğer metabolik atıkların dışarı atılmasını sağlar. Eğer yeteri kadar su içmiyorsanız, böbrekleriniz düzgün şekilde çalışamıyor. Eğer böbrekleriniz yeteri kadar çalışmazsa, böbreğin bazı görevlerini karaciğer yapmak zorunda kalıyor. Karaciğerin kendi isini daha az yapması demek ise daha az yağ yakmak anlamına geliyor.

Sporcularda eklem, kemik ve kas ağrıları sık görülüyor. Bu ağrıların en sık görülme nedeni yeteri kadar su içmemek.

Spor yapmayan insanlar günde en az iki lire su içmeleri gerekiyor. Bu suya çay, kahve, meşrubat (ki hiç istemiyoruz) dahil değil. Spor yapanlarda bu miktar 4-5 litre olması gerekiyor. Limit şu. İdrarınız berrak çıkmıyorsa, yeteri kadar su içmiyorsunuz demektir.

Sporculara neler yapmalarını öneriyorsunuz?

Öncelikli olarak bazı tahlillerini yaptırmaları gerekiyor. Kan sayımı, ferritin, magnezyum, kalsiyum, glükoz, insülin, D vitamini, B12 vitamini, C-reaktif protein ve diğer rutin biyokimya testleri.

Bunlardan son dördü çok önemli

  • İnsülin: Normali açlık sırasında 5 ünitenin altında olması gerekiyor.
  • D vitamini kan düzeylerini 40-120ng/mL arasında olmalı.
  • B12 vitamini 400-900pg/mL arasında tutulmalı.
    C-reaktif protein, gizli iltihapları gösteriyor, 0.3mg/dL’nin altında olmalı.

Takviyeler şöyle;

  • Balık yağı günde 2 defa 1 ya da 2gram
  • D vitamini: iki ayda 1 ampul (300.000ü) ağızdan.
  • C vitamini 2×1-2 gram
  • Kefir: 1 litre
  • Su: 2-4 litre
  • Daha önce bahsettiğim diğer takviyeler ise ihtiyaca göre ayarlanıyor.

Prof. Dr. Ahmet AYDIN
İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi
Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları ABD
Metabolizma ve Beslenme Bilim Dalı Başkanı
( besahmet@yahoo.com)

KAYNAKLAR
  1. http://urbanext.illinois.edu/hsnut/hsath2d.html
  2. Timmons JA, Gustafsson T, Sundberg CJ, Jansson E, Hultman E, Kaijser L, Chwalbinska-Moneta J, Constantin-Teodosiu D, Macdonald IA, Greenhaff PL: Substrate availability limits human skeletal muscle oxidative ATP regeneration at the onset of ischemic exercise. J Clin Invest 1998, 101(1):79-85.
  3. Stefansson V. Cancer: Disease of Civilisation . Hill & Wang, New York, 1960
  4. The Epic of Man. Time Inc. New York, 1961
  5. http://www.second-opinions.co.uk/athletic_diet.html
  6. Muoio D M, Leddy JJ, Horvath PJ, Awad AB, Pendergast DR. Effect of dietary fat on metabolic adjustments to maximal VO-2 and endurance in runners. Medicine and Science in Sports and Exercise. 1994; 26 (1): 81-88
  7. Chung MM, Sue Dy, Grosvenor M, Wasserman K. Effect of high fat and high carbohydrate diets on gas exchange during exercise. Am Rev Respir Dis 1987; 135: a360.
  8. Loren Cordain, Joe Friel. The Paleo Diet for Athletes, Rodale, 2005.
  9. Uz. Dr. Kaan Arslanoğlu, 25.12.2005, Akşam Gazetesi
  10. Remer T, Manz F. Paleolithic diet, sweet potato eaters, and potential renal acid load. Am J Clin Nutr. 2003;78(4):802-3
  11. http://ezinearticles.com/?Omega-3-Fatty-Acids—How-to-Help-Your-Child-Become-an-Athlete-Even-Before-Birth&id=995649
  12. Gorkin Z, Gorkin MJ, Teslenko NE. The effect of ultraviolet irradiation upon training for 100m sprint. The Journal of Physiology of the USSR [Fiziol, z. (RSSR)] 1938;25: 695–701.
  13. Birge SJ, Haddad JG. 25-hydroxycholecalciferol stimulation of muscle metabolism. J Clin Invest. 1975 Nov;56(5):1100–7.
  14. Young A, Edwards R, Jones D, Brenton D. Quadriceps muscle strength and fibre size during treatment of osteomalacia. In: Stokes IAF (ed) Mechanical factors and the skeleton. 1981. pp 137–145.
  15. Sorensen OH, Lund B, Saltin B, Lund B, Andersen RB, Hjorth L, Melsen F, Mosekilde L. Myopathy in bone loss of ageing: improvement by treatment with 1 α-hydroxycholecalciferol and calcium. Clin Sci (Lond). 1979;56(2):157–61.
  16. Sato Y, Iwamoto J, Kanoko T, Satoh K. Low Dose Vitamin D Prevents Muscular Atrophy and Reduces Falls and Hip Fractures in Women after Stroke: A Randomized Controlled Trial. Cerebrovasc Dis. 2005;20(3):187–192
  17. Wicherts IS, van Schoor NM, Boeke AJ, et al. Vitamin D status predicts physical performance and its decline in older persons.J Clin Endocrinol Metab. 2007;92(6):2058–65.
  18. Black PN, Scragg R. Relationship Between Serum 25-Hydroxyvitamin D and Pulmonary Function in the Third National Health and Nutrition Examination Survey. Chest. 2005;128:3792-8.
  19. Przybelski RJ, Binkley NC. Is vitamin D important for preserving cognition? A positive correlation of serum 25-hydroxyvitamin D concentration with cognitive function. Arch Biochem Biophys. 2007;460(2):202-5.
  20. Holick M: Vitamin D; A millennium Perspective. J Cell Biochem. 2003;88:296-307 (2003)

 

( ALINTIDIR )

ZERO SHOT

Tam 2000 mg yağ yakıcı özelliği bulunan L-Karnitin içeren ZeroSHOT sayesinde iştahınızı kontrol altında tutabilir ve böylece zayıflayabilirsiniz. Bunu yaparken de asla yorgunluk ve bitkinlik hissetmeyeceksiniz çünkü ZeroSHOT sizi canlandıracak miktarda kafein içerir. Zayıflayın ve Enerjik olun!

ZeroSHOT içerisinde 100 mcg olarak bulunan ve bir mineral olan krom sayesinde diyet sırasında açlık kan şekeri düzeyleri düşer ve glikoz toleransı ile ensülin düzeyleri artar. Kromyum pikolinatın vücuttaki yağ metabolizmasını desteklerken, kas dokusunu da arttırdığı biliniyor. Bu nedenle kilo problemi olanlar için alınması gereken önemli desteklerden biridir.

ZeroSHOT ayrıca vitaminler içerir. Özellikle B12 Vitamini besinlerden enerji üretimi ve sinir sisteminin düzenli çalışması gibi pek çok fonksiyonda görev alan önemli bir vitamindir ve ZeroSHOT içerisinde 500 mg gibi yüksek miktarda bulunur.

ZeroSHOT şekersiz ve kalorisizdir ve ABD’nde en çok satan Stacker2 firması tarafından üretilir ve Tarım ve Köy Bakanlığı izni ile Farmatek İç ve Dış Tic. Ltd. Şti. tarafından ithal edilmiştir.
L-Karnitin nedir?
L-Karnitin vücudun enerji metabolizmasında önemli bir rol oynayan doğal bir besindir. L-Karnitin vücut içerisinde yağlı asitleri hücrenin “fırınlarına” taşır. Yağlı asitlerden enerji üretilebilen tek yer bu “fırın”lardır. L-Karnitin olmazsa, bu yağlı asitler enerji üretim yerlerine ulaşamaz. L-Karnitin, vücut içerisinde kalp, kaslar, karaciğer ve bağışıklık hücreleri gibi pek çok organa enerji sağlamakta önemli rol oynar.
L-Karnitin vücutta şu bakımlardan önemli bir rol oynar:

  • yağdan enerji üretimi
  • vücudun spora dayanıklılığının sağlanması
  • egzersiz sonrası vücudun kendini toparlaması
  • kalp ve bağışıklık sistemi hücrelerine enerji sağlama
  • egzersiz sırasında yorgunluğun erken başlamasının önlenmesi

L-Karnitin kilo vermekte yardımcı olur mu?
L-Karnitin bir kilo yönetimi programı çerçevesinde vücut ağırlığının kontrolünde uzun vadede önemli bir katkıda bulunabilir. Araştırmalar, L-Karnitin’in besin yağlarının yakılmasını hızlandırdığını ortaya koymuştur: yağlarla aynı anda L-Karnitin alındığında, yağlar daha hızlı yakılmakta ve vücut dokusuna daha az yağ depolanmaktadır. Ayrıca L-Karnitin alımının açlık duygusunu ve dolayısıyla alınan gıda miktarını azalttığı gözlemlenmiştir.

 

ÜRÜNE ULAŞMAK İÇİN : http://www.naturalspor.com/catinfo.asp?src=&Submit=Ara&cid=&brw=0&mrk=149

BCAA’LAR BAĞIŞIKLIK SİSTEMİNİ DE GÜÇLENDİRİYOR

Kimyasal yapılarından dolayı bu isimleri alan leucine, isoleucine ve valine anında enerjiye dönüştürülür; yani kolayca kullanılır. Gel gelelim insanın BCAA’lara karşı geliştirdiği belli bir duyarlılık sonucu, bu amino asitler kas gelişimini harekete geçirip kasların yenilenmesini sağlıyor. Sırf bu nedenden ötürü, BCAA’lar çoğu sporcunun takviye listesinde bulunuyor.

Yakın zamanda, BCAA’ların bağışıklık sistemini güçlendirdiği keşfedildi. Araştırmalar, BCAA’ların uzun süren kas ağrısını azaltmaktan, hastalıklara karşı direncinizi arttırmaya kadar pek çok marifetini ortaya çıkarıyor.

Her ne kadar bu alandaki araştırmalar nispeten yeni sayılsa da, yeni gelişmeleri duyurmaya devam edeceğimizden emin olabilirsiniz. Bu sırada, kas gelişiminin yanında enfeksiyonları uzak tutmak için de BCAA alabilirsiniz.

Ekstra Puan: BCAA’ların kalori kısıtlamalı bir diyette kas kaybına karşı koruma sağladığı görüldü.
Doz: Kahvaltıyla birlikte ve yatmadan önce 3-5 gram alın; antrenman günlerinde egzersizden hemen önce ve sonra bir doz ekleyin.

 

ÜRÜNLERE ULAŞMAK İÇİN : http://www.naturalspor.com/?kategori-37-Bcaa.html

Prof. Dr. Valeria SZEDLAK-VADOC ve Dr. Ender SARAÇ tarafından hazırlanan NONI Kitapçığı çok yakında CaliVita International Türkiye Merkezinden temin edebilirsiniz.

DOĞAL VE BİTKİSEL DESTEKLERDE YENİ BİR ÜRÜN NONİ

Son yıllarda dünyada gittikçe artan bir şekilde doğal ve bitkisel ürünler ağırlıklı olarak yer almaya ve gündeme gelmeye başladı. Bu ürünlerden son yıllarda en çok dikkat çeken bir tanesi de Hint Dutu ismiyle de bilinen Latince ismi Morinda citrifolia olan ama okyanus adalarındaki yerlilerin NONİ diye bahsettikleri bir cins meyvedir.

Bu tropikal bitki Hawaii’de Amerikan tıp otoriteleri’ninde ilgisini kazanmaya başladıktan sonra da Dünya’da tanınmaya başladı. Aslında noni Hawaii , Polinezya gibi tropikal adalarda halk arasında çok eski zamanlardan buyana pek çok hastalıkta şifa kaynağı olarak kullanılıyordu. Bu enteresan tropikal bitki tüm mevsimlerde yeşil olan Funda’ya benzeyen dallı , küçük orta yükseklikteki bir ağaçtır. Ama geleneksel tıp’ta esas ilgi çekici kısmı 5 ila 10 cm büyüklüğündeki meyveleridir.Bu meyveler önce yeşil renkli olup olgunlaştıkça sarı bir renge döner. Ayrıca içerisindeki bazı maddelerden dolayı tuhaf bir kokusu da olabilir. Noni aynı zamanda Ayurveda Tıbbında da kullanılan yaygın bir bitkidir. Her şeyden önce noni’nin son yıllarda özellikle bağışıklık sistemi üzerine çok dikkat çekici etkilerini saptanmasına rağmen tıp’ta hiçbir maddenin tek başına bir mucize olmadığını belirtmeliyim. Hiçbir madde yoktur ki tek başına kanser , kalp damar hastalıkları , yaşlanmayı durdurma veya benzeri mucizeleri gerçekleştirsin. Şifa ancak Sağlıklı Yaşam biçimi, doğru beslenme, doğru içme, doğru hareket ve egzersiz programı ve ruhsal açıdan pozitif olmakla elde edilebilecek olan bir olgudur. Bu nedenle hem ruhsal hem de bedensel olarak kendilerine iyi bakan insanlar ek olarak doğru doğal destekleri aldıkları zaman daha derin bir şifa bulabilirler.

Tüm bu kurallar çerçevesinde yaklaşılırsa gerçekten de noni önümüzdeki dönemin en şifalı ve olumlu etkili doğal maddelerinden biri olacağına benziyor.Tabi ki gerektiğinde kullanılacak bu doğal maddenin iyi bir güvenilir firmanın ürünü olması sağlıklı bir şekilde korunmuş olması ve tüketiciye iyi şartlarda ulaştırılmış olması da önemlidir. Noni’ nin içerisindeki antra kinon adı verilen şifalı maddeler ve ayrıca değişik kimyasallar hücre mekanizmalarının daha iyi çalışmasına yardımcı olurlar.Burada çok teknik ve kimyasal bilgiler vardır.Ancak kitapçığın içerisinde bu mekanizmalar detaylı olarak bahsedildiği için ben ayrıca bahsetmeyi uygun bulmadım.Ancak noni’nin şifası ve tedavi edici özelliği sadece bir değil birkaç yolla işleyen bir mekanizmalar zinciridir. Özellikle Xeronin vücudun iyileşmesi sürecinde çok önemli bir maddedir. Noni’nin son zamanlarda özellikle fare deneylerinde bazı kanser deneyleri üzerinde olumlu etkileri tıp dünyasının etkisini çekmiştir.Ayrıca Noni kalp damar sağlığında, bağışıklık sisteminin iyi çalışmasında , cinsel performansta ve daha pek çok olumlu etki sağlayabilir.

Günümüzde noni’yi sağlıklı insanlar üstünde de Adaptojen özelliğinden dolayı olumlu bir etki ettiğini gözleyebiliyoruz. Noni’nin kanser tedavisinde kullanılan maddelerin yan etkisini azaltmakta da olumlu etkisi vardır. Genelde bilinçli kullanıldığında da noni’nin önemli yada ciddi bir yan etkisinin olmaması da önemli bir avantajdır. Ancak yine de bu tarz ürünleri kullanırken bir hekime danışmak daha uygun olur. Artık Dünya’da müthiş bir iletişim ve ulaşım kolaylığı çağında yaşıyoruz.

Dünyanın herhangi bir yerinde şifa kaynağı orijinalliğine yakın bir şekilde bizlerin ayağına kadar geliyor ve artık okyanustaki bir adadaki değerli ve bitkisel bir ilacın suyunu bile kaliteli bir şekilde yakınlarımızda bulabiliyoruz. Yenilikleri izleyen ve doğal maddelerin bilinçli kullanıldığında genelde yararlı olduğuna inanan bir hekim olarak noni meyve özlerini hem sağlıklı kişilerde hem de hasta kişilerde olumlu etkileri olacağına inanıyorum. Doğa’nın bize hem şifasını hem de olumlu etkisini hep akıtmasını en içten bir şekilde dileyelim.Ve bedenimizi bu şifalı bitkileri açarken ruhumuzu da evrenin şifa enerjisini açalım.

Bu kitapçığı okuyan herkese sevgi ve sağlık dolu günler diliyorum….

                                                                                                      Dr. Ender SARAÇ

 

ÜRÜNE ULAŞMAK İÇİN : http://www.naturalspor.com/?urun-1278-Calivita-Polinesian-Noni-Juice–946-ml.html

CALİVİTA LIQUID CHLOROPHYLL ,16 OZ

CaliVita’nın son gelen ürünlerinden biri, Liquid Chlorophyll asitleşen vücudu alkalileştirir, istenmeyen vücut ve ağız kokularını giderir, ağrılı boğazı iyileştirir, hücre duvarını destekler ve güçlendirir, bunlarla birlikte dezenfekte etme özelliği de bulunmaktadır. Mikropları yok etmede insan dokusuna yardımcı olur, hücrelerin direncini artırır ve aynı zamanda yayılan mikropları engeller.

Bu nedenle, Liquid Chlorophyll, genel sağlığınızı güçlendirmek için özellikle vücut ve kan temizliğinde önerilmektedir. Bu yüksek değerli sağlık ürünü iyi bir besindir, temizler, size enerji verir ve tıbbi etkileri bulunmaktadır. Asit-baz dengesini korumaya, vücudu toksinlerden arındırmaya ve bu zaman içinde gerekli mineral maddelerin telafi edilmesine yardımcı olur.

Liquid Chlorophyll alfaalfa yapraklarından gelen özel bir likit klorofil kompleksidir. Yüksek vitamin ve mineral madde içeriği olan yeşil bir bitkidir. Demir, kalsiyum, magnezyum, fosfor, sülfür, nikel ve tüm bilinen vitaminleri içerir.

Temel aktif içeriği olan klorofil aflatoksini (küflü mantarda bulunan kanserojen bir maddedir ve karaciğer kanserine neden olur) ve diyetinizdeki diğer kanserojen maddeleri bloke eder.

Liquit Chlorophyll Nasıl Kullanılır?:

Dahili Kullanım:
Yetişkinler için: Günde bir defa bir bardak suya veya meyve suyuna 1-3 çay kaşığı koyunuz.
4  ve üzeri yaşlarındaki çocuklar için: Günde bir defa bir bardak suya veya meyve suyuna ½ çay kaşığı koyunuz.

Ağız çalkalama ve gargara için: yarım bardak suya bir çay kaşığı koyunuz ve iyice çalkalayınız.

Harici Kullanım:
Pamuk bir kumaşa veya bandaja Liquit Chlorophyll’i emdirin ve yara üzerine uygulayınız.

Dikkat:
Doğal klorofil ve klorofilin zehirli değildir. Ağız yoluyla tüketilir, idrar ve dışkı renginde yeşile dönmeye neden olabilir ve dilde sarı veya siyaha dönmeye neden olabilir. Klorofilin alınması esnasında bazı durumlarda mide bulantısına neden olabilir. Klorofilin tedavisi sırasında guaiacol testinde (dışkı kan testi) hatalı pozitif sonuç çıkabilir. Hamile ve emziren bayanlarda kullanılması önerilmez. Aşırı doz alımı vakalarına rastlanmamıştır.

                                                                                                      Dr. József Kohán

 

 

Toksin, sağlığımızı veya biyokimyasal fonksiyonlarımızı veya organlarımızın çalışma düzenini bozan ve insan vücudu üzerinde tahriş edici ve/veya zararlı etkileri bulunan her türlü madde olabilir. Toksinler, yanlış beslenme sebebiyle veya kullanılan ilaçların yan etkisi olarak veya fizyolojik olanlardan farklı olan metabolik süreçlerin bir sonucu olarak oluşabilir.

Yoncadan elde edilen klorofil yüz yıllar boyunca tüm dünyada toksinlerden arınma amacıyla kullanılmıştır. Edinilen deneyimlere göre klorofil, vücuda zarar vermeden önce, beslenme yolu ile organizmaya giren, karaciğerdeki ve bağırsaklardaki kimyasal kanserojenleri etkisiz hale getirir. Toksinlerin atılmasını ve asitlerin nötralize edilmesini sağlayabilir. Klorofilce zengin besinler, karaciğer başta olmak üzere, vücudu alkalize eder ve toksinlerden arındırır. Sindirim sistemi üzerinde çok güçlü alkalize etkisi vardır. Römatoid  artrit hastalığı olanlar üzerinde iyi etkileri olabilir. Vücut kokusunu ortadan kaldırır. Kötü nefes kokusunu önler, boğaz ağrısını hafifletir, kan dolaşımını artırır, sindirimi hızlandırır ve yorgunluğu azaltır, sağlık durumunuzu en iyi hale getirir ve korur. Ayrıca diğer faydaları, hücrelerin bakterilere karşı daha dayanıklı olmasını sağlamak, yaraların iyileşmesini hızlandırmak, gastrik ülserin tedavisine yardımcı olmak ve bağırsak faaliyetlerini düzenlemektir..

Kullanışı:
Günde 1 defa bir bardak suya veya meyva suyuna 1-3 çay kaşığı ilave ederek
Harici  Kullanımı:
Pamuk bir kumaşa veya bandaja  Liquid Cholorophyll emdirerek yara üzerine uygulayınız.
İçerik:
Chlorohyllins

Ürüne Ulaşmak İçin : http://www.naturalspor.com/?urun-1277-Calivita-Liquid-Chlorophyll–473-ml-Likit-Klorofil.html

DİYET VE PİLATES:

PİLATES YAPANLAR NASIL BESLENMELİ?

Pilates, vücutta sırt ve karın kaslarının eşit oranda güçlenmesini sağlayarak üst iskelete daha fazla güç kazandırmayı amaçlayan ve bunu başarırken aynı zamanda zihin ve beden bütünlüğü sağlamak için nefes unsurundan yararlanan bir egzersiz çeşidi olarak tanımlanabilir. Joseph Pilates tarafından tanımlanan bu sistem, eskiden bir fizik tedavi metodu iken günümüzde popülerlik kazanmış bir formda kalma yoludur.
PİLATES İLE ZAYIFLANIR MI?

Pilates, kas yapısının güçlenmesine, vücudun esneklik ve daha düzgün bir duruş kazanmasını sağlar. Eğer pilates yapan kişi aynı zamanda yeterli ve dengeli bir beslenme programı uygularsa, kilo vermese bile ince bir görünüm kazanır. Fakat pilates yapan kişi aynı zamanda “kişiye özel” bir zayıflama diyeti de uygularsa zayıflama sağlanır. Bu şekilde zayıflamanın çoğu yağ dokusundan gerçekleşir ve kas dokusu kaybı azalır. Bunun dışında kas güçlendirici bir faaliyet olan Pilates ile metabolizmayı bir miktar arttırmak söz konusu olur.

PİLATES YAPANLAR NASIL BESLENMELİ?

- Pilates, tok karna yapılmamalıdır. Pilatese uzun zaman aç kalmış olarak başlamakta sakıncalıdır. Hareketlerin rahat yapılması, kramp oluşmaması ve kan şekeri dengesi açısından en uygun olanı pilates yapmaya başlamadan 1-1,5 saat öncesinden bir öğün tüketmektir.

- Pilates yapılan süre boyunca birden yüksek miktarlarda su içilmemelidir. Susadıkça yudum yudum oda sıcaklığında su tüketilmelidir.

- Pilates öncesi, karbonhidrat ve proteinden zengin dengeli bir menü tüketilmelidir. Karbonhidrat olarak beyaz şeker, beyaz un, pirinç gibi kan şekerini hızlı yükselten karbonhidratlar tüketilmemelidir. Bunların yerine çavdar, tam buğday ve yulaf ekmekleri veya bulgur pilavı tercih edilebilir. Protein açısından zengin olan et, tavuk veya balığın ise az yağlı olanları ızgara da pişirilmiş olarak tercih edilebilir ya da et, tavuk ve balık yerine peynir ve yumurta tercih edilebilir.

- Pilates; yüzme, koşu, yürüyüş, tenis gibi yüksek oranda kalori yakmayı sağlayan sporlardan değildir. Enerji yakmaktan çok vücut kaslarının çalıştırılmasını ve güçlenmesini amaçlar. Bu nedenle pilates yapanların çok yüksek kalori almaları uygun değildir, kilo almalarına yol açabilir. Kilolarını korumak isteyen pilates severlerin yeterli ve dengeli beslenmesi, kilo vermek isteyen pilates severlerin ise diyetisyen tarafından kişiye özel hazırlanmış bir zayıflama beslenme programı uygulaması uygundur.

- Pilates yapanlar günlük yaşantılarında dengeli beslenmeye özen göstermelidir. Dört ana besin grubu olan süt ve süt ürünleri, et, tavuk ve balık gibi proteinden zengin besinler, sebze-meyveler ve tam tahıl ürünleri beslenme planlarında yeterli miktarda ve dengeli bir şekilde yer almalıdır.

- Yapılan bilimsel araştırmalarda, kasları güçlendiren egzersizlerin sonrasında yağsız süt tüketiminin kas kitlesinin artmasında yardımcı olduğu belirlenmiştir. Pilateste kas güçlendirmeyi amaçlayan bir egzersiz çeşididir.

- Zayıflamak isteyen Pilates severler de iki beslenmelerinde 2 faktöre dikkat etmelidir. İlki, düzenli kalsiyum minerali alımıdır. Kalsiyum mineralinin yetersiz alınması kilo verme sürecini yavaşlatır. Bu nedenle günde 2 su bardağı az yağlı/yağsız süt veya yoğurt tüketilmesi önerilir. İkinci faktör ise omega-3 yağ asitlerinin düzenli alınmasıdır. Bunun içinde haftada 2-3 kez balık tüketmek gereklidir.

Pilatesin temel felsefesi dengedir. Bu temelinde zihin ile beden arasındaki dengeyi sağlamak yer alır. Zihin ve beden arasındaki dengenin önemli bir parçası da sağlıklı beslenmektir. Pilates yapanların felsefesine uygun olarak aynı zamanda dengeli beslenmesi de önemlidir.

 

(Alıntıdır)

YAĞ YİYEREK ZAYIFLAYIN!
Uzmanlara göre kilonuzu kontrol altına alabilmenin en kolay yolu, sağlıklı yağlar yönünden zengin besinler tüketmektir. Bu durumda kolay acıkmazsınız ve spor salonuna gittiğinizde ihtiyacınızdan daha fazla enerjiye sahip olabilirsiniz. Şimdi size beslenme planınıza dahil edeceğiniz en iyi yiyecekleri ve onları alışveriş listenize neden eklemeniz gerektiğini söyleyeceğiz.

Çam fıstığı
İsmine kanmayın, çam fıstığı aslında tohumdur ve doğanın tek hormonları uyaran ve vücut yağını azaltan, pinolenic asit kaynağıdır. Ayrıca tohumlar içinde en yüksek iştah kesen protein oranına sahiptir (100 gramında 31 gram).

Zeytinyağı
Zeytinyağında bulunan tekli doymamış yağ, hem vücutta depolanan yağın parçalanmasına yardımcı olur hem de tokluk hissini arttırır. Cornell Üniversitesi’ndeki (ABD) araştırmacılar ekmeklerine tereyağı sürmek yerine onları zeytinyağına banarak yiyenlerin daha az ekmek tükettiklerini ve toplamda 53 kalori daha az aldıklarını ortaya koymuşlardır.

Keten tohumu yağı
Yiyeceklerinize keten tohumu yağı katmak sizi daha uzun süre tok tutacaktır. Keten tohumundaki temel yağ asitleri, midenin yiyecekleri daha uzun süre tutmasını sağlarken, içerdiği lifler sayesinde kan şekerinin hızla yükselmesini engelleyerek kısa süre sonra açlıktan midenizin kazınmasını önler.

Somon balığı
Beyindeki açlık sinyalinin düğmesini kapatma başarısıyla nam salan omega-3 yağ asitleri, yeni araştırmalara göre karın bölgesi yağ hücrelerinin küçülmesini sağladığı gibi, ön-yağ hücrelerini bloke ederek onların kalıcı yağ hücrelerine dönüşmelerini de engelleyebilmektedir.

Ceviz
Diğer tüm kuruyemişlerden daha fazla omega-3 içeren ceviz içlerinde en sağlıklı olanıdır. Lipolytic (yağ yakan) geninizi çalıştırırken lipogenic (yağ depolayan) geninizi de durdurur. Çoğu kişi yılbaşı haricinde de rahatlıkla ceviz yiyebileceğinin farkında bile değildir.

Soya
Vitamin, mineral, bitki tabanlı omega-3’ler ve hastalıklarla savaşan fito-besinler yönünden zengin olan soya, sadece kilo vermenize yardım etmekle kalmaz ayrıca bu kilo kaybının kaslardan değil de yağlardan olmasını da sağlar. Illinois Üniversitesi’ndeki araştırmacılara göre soyadaki izoflavonlar, östrojen gibi davranarak yağ depolanmasını yavaşlatan enzim görevi görmektedirler.

Hindistan cevizi yağı
Yüzde 70’den fazlası doymuş yağ olsa da Hindistan cevizi yağı aslında orta-zincirli yağ asididir. Doğruca karaciğere giderek derhal enerjiye çevrilir. Yani hızlıca kullanılır ve depolanıp bel çevresinin büyümesine neden olmaz.

Badem
Kuruyemişlerde vücudunuzun enerji üretmek ve kilo kaybını başlatmak için ihtiyaç duyduğu bir mineral olan magnezyumdan bolca bulunur. International Journal of Obesity’de yayınlanan bir araştırmaya göre altı ay boyunca her gün badem yiyen denekler vücut yağlarının yüzde 18’ini kaybetmişlerdir.

Kabak çekirdeği
Yediğiniz çerez her neyse bırakıp kabak çekirdeğine başlayın: İştah kontrolü ve kan şekerinin dengelenmesinde hayati bir mineral olan çinko yönünden zengindir. İçerdiği omega-3 ve omega-6 yağ asitleri metabolizmayı da hızlandırırlar.

Tereyağı
Patlayana kadar yiyin demiyoruz –doymuş yağ oranı çok yüksektir– ama kararında tüketirseniz tereyağı sizin için faydalı olabilir. Kan şekerini dengeleyen omega-3 yağ asitleri ve konjuge linolenic asit (CLA), -araştırmalarla kas kazandırdığı ve bel bölgesindeki yağları yakmaya yardımcı olduğu ispatlanan yağ asitleri- ihtiva eder.

Çikolata
Trytophan, serotonin ve dopamin gibi temel besinleri içeren sade, siyah (bitter) çikolatayı tercih etmelisiniz. Hem iştahınızı bastırmaya hem de acıkmaya neden olan nöral yolları bloke etmeye yardımcı olur. Ayrıca metabolizmayı hızlandıran ve trigliserid (depolanmış yağ) seviyesini düşüren kateşin –yeşil çayın içerdiğinden yaklaşık dört kat daha fazla– içerir.

Avokado
Amerikalı araştırmacılara göre avokado, içerdiği oleik asit sayesinde tokluk hissini arttırır. Bu asit beyne aç olmadığını bildiren ve açlığı uzak tutan bir yağ asidi olan oleoylethanolamide’ye (OEA) dönüştürülür.

(Kaynak : Muscle & Fitness)

D Vitamini

Posted: 17 Şubat 2012 in Sporcu Gıdaları
Etiketler:, , ,

D Vitamini

Kemikleri güçlendirmesi ve sağlığa olan sayısız yararlarıyla ünlü D vitamini, Purdue Üniversitesi araştırmacılarına göre, bir öğünün termik etkisini (besininizi sindirmek için kullanılan kalori miktarı) ve genel yağ oksidasyonunu da arttırmaktadır.

D vitamini ayrıca başka hiçbir vitaminin yapamadığı bir şeyi daha yapar: Vücutta hormon gibi davranarak yağ depolanmasını önleyen mesajlar gönderir. D vitamini eksikliği vücutta kilo alınmasına neden olduğu bilinen parathyroid hormonunun miktarını arttırır.

Nerede bulunur: Balık, yumurta sarısı, süt, soya takviyeli içecekler ve tahıllar. Hem D vitamini hem de DHA içerdiği için ‘cod liver oil’i de takviyeleriniz arasına katmayı düşünebilirsiniz. Bu, özellikle güneşten yeterince D vitamini alamadığınız kış aylarında daha da önemlidir.

Besin takviyesi olarak: Günde bir ya da iki kez yemeklerle birlikte 400 IU D vitamini alabilirsiniz.

 

(Kaynak : Muscle & Fitness)